“. . . Bu durum, dünyanın belki de en hareketli milleti olan Türk’ün yüzyıllar, binyıllar içerisinde bir arı titizliği ve en kapsayıcı şekilde insanlığa, medeniyete hizmet etmiş olmasının doğal bir neticesidir.”
[HALİL GÜR – Öncü Bizim Ayvalık; Sayı: 58]
Biraz uzun anlatacağım… Eskişehir’de 62-65 yılları arasında yatılı olarak okuduğum lisede duymaya başladığım “sosyalizm” kelimesi çerçevesinde insan eşitliği, işçi sınıfı, burjuvazi, vb. gibi kavramlar/kelimeler kafamda gidip gelmeye başlamış olmalı ki, o sıralarda yeni çıkmış olan Max Beer’in ünlü kitabını alıp okumak farz olmuştu. (Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi). Kitap, Mahmut Esat Bozkurt’un önsözüyle yayımlanmıştı. Yani, Kurtuluş Savaşı, Atatürk, Cumhuriyet ve sonrası dönemlerinde bakan, başbakan olarak sık sık adı duyulmuş, özetle, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmuş bir kişi yazmıştı önsözü. Mustafa Kemal de sosyalist olmalıydı… Zaman zaman çarşı iznine de çıkmayarak bu kitabı sonuna kadar okuduğumu gayet iyi hatırlıyorum. [Sanıyorum, daha sonraları bir hastalık halini alacak olan “okumak” serüvenim böyle başladı.]

O zamanlar mümkün olduğu için Babamın emekliliği sonrasında ev alarak Istanbul’a taşınmış olmak beni allak-bullak etmiş olmalı. Yatılı okul tenhalığı ve sessizliğinden Istanbul kalabalığı… Bazılarının düşünmek bile istemediği 27 Mayıs Devrimi sonrasındaki o dönem, özellikle 1965 itibariyle yapılmış seçimlerle taçlanmıştı. Seçimlerden on gün kadar önce, Sultanahmet taraflarından Siekeci’ye doğru inerken, daha önceden yerini gördüğüm, Vilayet binasının altına düşen bir mevkideki Türkiye İşçi Partisi Genel Merkezi ve Istanbul İl Binası olan 5. kata çıkmış ve ev adresime uygun olarak partinin Şişli İlçesine üye olmuştum. Beni, daha sonraları Yaşar Kemal’in oğlu olduğunu öğrendiğim Raşit Gökçeli kaydetmişti partiye. [2023’te kaybettiğimiz Raşit’e rahmet diliyorum.]

Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekili çıkarmış, seçimlerden birkaç gün önce partiye üye olan benim gibi yeni Istanbullu birini büyük sevince boğmuştu. İşi çözmüştüm: sosyalist olmuş,[1] partisini bulmuş bir Hukuk Fakülteliydim; kimse beni tutamazdı… Yeni yeni çıkmaya başlayan sosyalizmle ilgili kitapları depolamaya başladım diyebilirim. Öyle bir furya vardı ki, o tarihlerde solcu, sosyalist olmamak ayıp gibi bir şeydi; işçi sınıfının, ezilmişlerin hakkını savunmak şarttı; ötesi yoktu… Parti’nin en genç (19 yaşında) üyelerinden biriydim; dolayısiyle önemseniyordum. Sevinç Özgüner Abla ve onunla aynı binada doktorluk yapan Müeyyet Boratav Ağabey en sık görüştüğüm kişilerdi. Hatta Cağaloğlu’ndaki Genel merkez’e de gidip geldiğim için üst düzey yöneticilerle tanışmak mümkün oluyordu. Ne var ki hiç insan ayırımı yapmaksızın herkesle görüşen bir büyüğüm olan Rasih Nuri İleri Ağabey’in evinden neredeyse çıkmıyordum. (Bende hakkı olan çok değerli eşi Bedia Teyze’yi de burada minnetle anmalıyım). Nihayet, —komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle yargılanan bir Aşık İhsanî davası vesilesiyle— avukat Muvaffak Şeref’le de tanıştık. Ondan sonra bambaşka bir süreç başladı hayatımda:
İleri gelen bütün solcuların, sosyalistlerin ve haklarında dava açılan üniversite öğrencilerinin tanıdığı bir kişi olan Muvaffak Bey’in Sultanahmet’teki bürosuna neredeyse her gün gitmeye başladığım için Hukuk Fakültesi’ni boşladığım açıktır. Çünkü, dostlariyle biraraya geldiği rakılı gece davetlerine de beni götürüyor, aklıma hiç gelmeyen önemli şahsiyetlerle aynı masada bulunma imkânına kavuşuyordum. Düşünsenize, hemen sol başınızda büyük yazar Sabahattin Eyüboğlu, çapraz karşınızda ise ünlü şair Edip Cansever oturuyor. Rahmetli Muvaffak Hocam tabii ki benden çok emindi. Soru sorulmadığı, muhatap alınmadığı zamanlarda tamamen dilsiz olan biriydim. Dolayısiyle, değil bir saygısızlık yapmak, hazır bulunanlara basit bir sıkıntı vermem bile mümkün değildi. Yine de, masa başında oturduğu gecelerden bir gece çok değerli şairimizden yediğim o çok yumuşak fırçayı söylemeden geçemeyeceğim: TİP’in tarihindeki bir kesitten sözedilirken bana dönmüş ve birdenbire 1963 kongresindeki bir olayı hatırlatıp orada olan bir şeyleri anlatmaya girişmişti. Ben de, birdenbire muhatap alınmanın verdiği telâşla “vallahi ben o sırada partide değildim; bilemiyorum” mealinde bir şeyler gevelemiştim. Edip Ağabey de sandalyesinde iyice bana doğru dönüp, mealen, “ben de Kurtuluş Savaşı sırasında orada değildim Cumhur’cuğum; ama bir çok şeyi sonraki hayatımızda öğrenebiliyoruz değil mi” diyerek canıma okumuştu. Kulağıma küpedir…

Öndeki çocuğun arkasındaki gözlüklü ben, sağ omuz başımdaki Muvaffak Şeref;
önde mayoyla uzanmış olan ressam Avni Memedoğlu. (Bkz. Wikipedia).
Diğerleri ise, bir kısmını hiç tanımadığım büyüklerim.
[O günün koşullarında(!) ender çekilmiş fotoğraflardan biridir.]
DEVAMI GELECEK
[1] Tabii ben “olduk” sanarak sosyalist falan olunamayacağını çok yıllar sonra öğrenebilecektim.


